Merhaba Herkes J
Öncelikle
söylemeliyim ki roman deyince klasikler her zaman torpillidir bende. Bunun
başlıca nedeni tarihe ve dönem anlatılarına büyük merakım olması sanırım.
Kolayca kaybolup gidebiliyorum herhangi bir 19. Ve 18. yy romanında bile. Martin Eden bir 20. yy romanı ve aslında
yazarı büyük Jack London’ın yarı otobiyografik hikayesi. London bu romanı,
Vahşetin Çağrısı ve Beyaz Diş gibi çok okunan kitaplarından sonra içine düştüğü
“ee şimdi ne olacak” kafasıyla yazmış dersek çok yanlış olmaz sanırım. Yani Martin
Eden’i yazmaya başladığı zamanlarda, kahramanın sonunda geldiği noktada biraz
Jack London: Para var, kadın var, şan şöhret var, başarı var ama huzur yok
anlayacağınız. “Bunca yıl ben ne için çabaladım peki?” çıkmazında ve bunu kitap
boyunca – özellikle sonlara doğru – çok yoğun şekilde görüyoruz.
Henüz okumamış
olanlar için işin sürprizini kaçırmadan biraz kahramanlardan bahsetmek isterim
: Martin Eden beni kitap boyunca oldukça sinirlendirdi aslına bakarsanız; bazen
ideallari uğruna o kadar körü körüne kendini yoksunluğa mahkum ediyordu,
olaylara öyle tek taraflı bakıyordu ki; kitabın başlarına yolda görsem selam
vermem dediğim esas kızımız yüksek zümrenin mağrur eliti Ruth’a zaman zaman hak
bile verdim.
Durun böyle
ortasından dalarak olmaz baştan başlayayım: Martin Eden 20. Yüzyıl Amerikası’nın
işçi sınıfına mensup bir denizci. 20 yaşında yakışıklı, güçlü kuvvetli, kavruk
tenli bu genç kitabın başında daha görüyoruz ki aslında ait olduğu sınıfı da
kendini beğenmiyor ve yükselme, güzel sofralarda elit sohbetlere ortak olmanın
hayaliyle yanıp tutuşuyor ve Ruth’un abisi Arthur’u bir kavgadan kurtarmasıyla
da davet edildiği bu “sosyetik” evde hayallerinin perdesi aralanmaya başlıyor.
Ruth ise
üniversitede edebiyat okuyan 23 yaşında, ait olduğu zümrenin bütün özellikleri
ve ahlaki değerlerini benimsemiş dramatikliğin dibi bir hanım kızımız. Amerikan
toplumunun o zamanki değer yargılarına ve nereden tutsanız elinizde kalan
çürümüş yanlarına çevrilmiş bir ayna anlayacağınız. Martin Ruth’un o zamana
kadar kafasında idealize edilen erkek kavramına hiç ama hiç uymuyor; kaslı
vücudu bile sinirini bozuyor hatta, çünkü efendim erkek dediğin zayıf olurmuş,
ince yüzlü olurmuş, bu da neymiş canım böyle?... J
Martin ise o güne kadar vakit geçirdiği hiçbir kıza benzemeyen Ruth’a, daha ilk
günden vuruluyor ve mevcut haliyle kendisini hiç layık görmediği bu hanım kıza
yaranmak için çok köklü bir değişiklik geçirmeye and içiyor ve hikayemiz de
böylece başlıyor...
Ben İş Bankası
Modern Klasikler Serisi’nden Levent Cinemre çevirisi ile okudum. Kapak tasarımı,
yazı puntosu, sayfa kalitesi gibi özelliklerinin yanında çevirinin muazzamlığıyla geçer not aldı benden İş Bankası. Zaten hem Hasan Ali Yücel Serisi hem de
Modern Klasikler serisiyle bendeki yeri ayrıdır yayınevinin. Bir klasik
alacaksam hep öncelikli tercihim olur. Bunda makul fiyat politikasının ve
başarılı çevirmenlerle çalışmalarının payı çok büyük. Kitabın arkasındaki oldukça kapsamlı 36 sayfalık notlar bölümü ise kitapta bolca
referanslanan kitap, yazar, filozof isimleri ve farklı alanlara ait kavramlar gibi detaylara hakim olmak adına oldukça faydalı elbette.
Martin Eden, notlar bölümü hariç 480 sayfa; ama içinde yer alan onca sanatsal, felsefi ve siyasi kavram çokluğuna rağmen merak ve heyecanla okunan bir eser. Jack London çok güzel bir büyük eser bırakmış bizlere, insan öyle bir içselleştiriyor ki okurken etkilenmemek mümkün değil. Olup biten her şeyin zaten öyle olması gerektiği konusunda aklınızda bir şüphe oluşmuyor örneğin. Jack London okumak istiyorum ama nereden başlayayım bilmiyorum diyorsanız Martin Eden çok doğru bir tercih olacaktır.
Benim Martin Eden
hakkında söyleceklerim bunlar. Okuduğunuz için teşekkür ederim, görüşmek üzere. J

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder